Kadın üzerine konuşmak, çoğu zaman kadın hakkında konuşmakla karıştırılır. Oysa kadın, üzerine konuşulacak bir nesne değil; kendi hikâyesini yazan öznenin ta kendisidir. Ancak tarih, kadını çoğu zaman özne olmaktan çıkarıp tanımlanan, sınırlandırılan ve yönlendirilen bir konuma yerleştirmiştir. Bugün güçlü kadın dediğimiz figür, aslında yeni bir tipoloji değil; bastırılmış olanın görünür hâle gelmesidir.
Modern toplum, kadına iki uç rol sunar: ya “ideal” olacak ya da “fazla”.
İdeal kadın uyumludur, sessizdir, beklentileri karşılar.
Fazla kadın ise sorgular, sınır çizer, itiraz eder.
Bu ayrım tesadüf değildir; bu, sosyal kontrolün en rafine biçimlerinden biridir.
Judith Butler, toplumsal cinsiyetin doğuştan değil, performatif olduğunu söyler.
Yani kadın olmak, sadece biyolojik bir gerçeklik değil; tekrar edilen davranışlar, beklentiler ve roller bütünüdür.
Ancak burada kritik bir nokta vardır: Eğer kimlik performatif ise, o zaman değiştirilebilir.
İşte güçlü kadın, bu performansı reddeden, yeniden yazan ve dönüştüren kadındır.
Ama toplum dönüşümü sevmez. Çünkü dönüşüm, kontrolün kaybıdır.
Kadın güçlendiğinde sadece kendi hayatını değiştirmez; aynı zamanda başkalarının konfor alanını da daraltır. Çünkü güçlü bir kadının varlığı, şu soruyu kaçınılmaz kılar:
“Ben neden böyle yaşamadım?”
Bu soru, dışarıya değil, içeriye yöneliktir. Ve insan, dış dünyayla değil, kendi içindeki eksiklikle yüzleşmekten çekinir.
Eva Illouz ise modern ilişkilerde duyguların bile toplumsal olarak şekillendiğini vurgular.
Kadına yüklenen “fedakârlık”, “anlayış”, “sabır” gibi roller, aslında duygusal emeğin görünmez bir yük hâline gelmesidir.
Güçlü kadın, bu görünmez emeği görünür kılar.
“Ben de yorulurum” dediği anda, sistem sarsılır.
Çünkü kadın ilk kez sadece veren değil, talep eden konuma geçer.
Ve talep eden kadın, alışılmış kadın değildir.
Ulrich Beck, bireyselleşmenin arttığı modern toplumda insanların kendi hayatlarının sorumluluğunu daha fazla üstlendiğini söyler.
Güçlü kadın, bu bireyselleşmenin en somut temsilidir.
O, kaderi kabul etmez; seçenek üretir.
O, bağımlılığı normalleştirmez; özgürlüğü talep eder.
Ama özgürlük, herkes için eşit derecede rahatlatıcı değildir.
Çünkü özgür bir kadın, karşısındaki insanı da özgür olmaya zorlar.
Ve özgürlük, sorumluluk demektir.
Sorumluluk ise kaçınılmak istenen en ağır yüklerden biridir.
Bu yüzden güçlü kadın yalnız değildir…
ama çoğu zaman yalnız bırakılır.
Etiketlenir.
“Zor kadın” denir.
“Fazla bilen” denir.
“Erkeksi” denir.
Oysa bunların hiçbiri tanım değildir.
Bunlar, anlam verilemeyen gücün karşısında üretilmiş savunma cümleleridir.
Kadın, tarih boyunca ya kutsanmış ya da bastırılmıştır.
Ama en az tolere edilen hâli, eşit olan hâlidir.
Çünkü eşitlik, ayrıcalıkları görünür kılar.
Bugün güçlü kadın dediğimiz şey, aslında bir devrim değildir.
O, gecikmiş bir normaldir.
Kadın, güçlü olmak zorunda değildir.
Ama güçlü olmak zorunda bırakılmıştır.
Ve belki de asıl mesele şudur:
Kadın güçlendikçe dünya değişmez…
dünya, olması gerektiği hâline biraz daha yaklaşır.
Kadın, tarih boyunca bastırılan bir ses değildi…
o ses zaten hep vardı.
Sadece artık, kimse onu susturacak kadar güçlü değil.
Dr. Gülçin Itırlı Aslan
Ege Üniversitesi Bilimsel Araştırma ve Uygulama Merkezi (EBİLTEM)
Yorumlar
Kalan Karakter: